Şubat 2010
 

  En büyük bilim adamları, yazarlar, filozoflar, politikacılar, siyasetçiler ve daha niceleri aşkla şiirler, mektuplar yazmışlardır. Onların aşkları bazen bir kadına, bazen bir görüşe, bazen de bir ülkeye olmuştur. Sanattan aldığı ışıkla beslenmeden, sanatın içinde yer almadan, sevgiyi ve aşkı bilmeden topluma ışık tutamaz, bir çağın sorunlarını çözemezlerdi… Onlar savaşların ortasında, açlığın, hastalığın pençesinde bile olsa sanatın ve aşkın gücünü kullanarak insanlara seslenmişlerdir.

Nazım Hikmet’ten Piraye’ye…
KARIMA MEKTUP


Bir tanem!

Son mektubunda:
'Başım sızlıyor yüreğim sersem! ' diyorsun.
Seni asarlarsa seni kaybedersem; diyorsun; "yaşayamam!"
Yaşarsın karıcığım, kara bir duman gibi dağılır hatıram
rüzgarda; yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
En fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda ölüm acısı
Ölüm, bir ipte sallanan bir ölü...
Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm.
Fakat emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar
Nazıma!


Ben, alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim, ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...


Karım benim!
İyi yürekli, altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.


Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

Voltaire’den, Catherine Olympe Du Noyer’e

Voltaire, genç bir delikanlı iken, babası tarafından Fransız elçiliğinde çalışmaya gönderilir. Hafifmeşrep bir kadının kızı olan, Olympe ‘ye vurulur. Büyükelçi tarafından hapsedilir. Sevgilisiyle kaçmak istese de başaramazlar. Voltaire kötü bir sicille Fransa’ya döner.
“28 Kasım 1713 Burada kral adına hapsedilmiş durundayım. Ama ancak canımı alabilirler, size olan sevgime dokunamazlar. Evet, sevgili, tatlı sahibem, başımı giyotinle kaybetmek pahasına bu gece seni göreceğim.”
Karl MARX’tan Londra'daki Jenny Marx'a mektup Manchester 21 Haziran, 1865


Karl Marx “işte binlerce cilt doldurabilirim/’Jenny’yazarak her satırına”diyerek Jenny’e olan aşkının derinliğini anlatıyor. Jenny, Karl Marx’ın uzun yıllar beraber olduğu ilk aşkıydı. Karl Marx’ın hayatında sürekli bir hareketlilik vardı sürekli bir yerlere gider yoksul bir hayat sürerdi fakat Jenny bu hayatta hiç bir zaman rahatsız olmamış Marx’ın düşünce ve amaçlarını gerçekleştirmesinde kendisine büyük yardımı dokunmuştur.

Yürekten sevdiğim,
Sana gene yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor ya da bana karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.
Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olununca her şey hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yana yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlaşır. Küçük tedirginlikler onlara yol açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayısıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyüsüyle yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkım da öyle. Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk -Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk , yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...
Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel. Ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
Hoşça kal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.”

Senin, Karl
 
Napolyon Bonaparte’den, Josephine’e

Napolyon, 1794 yılında küçük bir subay, Josephine ise, Paris sosyetesinin gözdelerinden genç bir dul olarak, birbirlerine aşık olurlar. Birkaç yıl sonra Josephine imparatoriçelik tacını giyer. Çocukları olmaz, ilişkileri fırtınalı geçer, 1810’da boşanırlar. Napolyon, özellikle seferlerde olduğu zamanlar birçok mektup yazar.

29 Aralık 1795
Seninle dopdolu olarak uyandım. Güzel yüzün, dün gecenin baş döndürücü zevkleri, bir an bile aklımdan çıkmıyor. Tatlı, eşsiz Josephine! Nasıl da gerip bir biçimde oynuyorsun kalbimle? Kalbim paramparça, sana olan aşkım dinlenmeme izin vermiyor.
Demek üç saat sonra yeniden göreceğim seni. O ana kadar binlerce öpücük sana, mio dolce amor! Ama öpücüklerimin hiç birini bana geri verme, çünkü kanımı ateşliyorlar.”

1797 baharı
Artık sizi sevmiyorum, tersine sizden nefret ediyorum. Bir cadısınız siz, tam anlamıyla yoldan çıkmış, tam anlamıyla ahmak gerçek bir Sindrella’sınız. Bana hiç yazmıyorsunuz, kocanızı hiç sevmiyor musunuz? Mektuplarınızın ona ne kadar zevk verdiğini biliyorsunuz ama yine de eliniz ona beş-altı satır çiziktirmeye varmıyor.
Peki, bütün gün ne yapıyorsunuz Madam? Sizi sadık sevgilinize yazmaya vakit bulmaktan alıkoyacak denli yaşamsal bir uğraş içinde misiniz? Hangi bağlılık ona vaat ettiğiniz sevgiyi sevecen ve sürekli sevgiyi boğmanıza, bir kenara atmanıza neden olabilir ki? Her anınızı dolduran, günlerinizi yöneten ve ilginizi kocanıza adamanıza engel olan bu harikulade yeni aşık kim olabilir? Bakın söylüyorum Josephine, bir gece kapılar kırılacak ve karşınızda beni göreceksiniz.
Aslında sevgilim sizden haber alamamak beni kaygılandırıyor, yüreğimi coşku ve sevinçle dolduran o güzel sözlerden oluşan dört sayfalık bir mektup yazın bana hemen.
Çok yakında sizi kollarıma almayı, sizi ekvator güneşi gibi kavurucu bir milyon buseye boğmayı ümit ediyorum…”


 
Hürrem Sultan’dan Kanuniye

“Hazret-i Sultanım,

Yüzümü yere koyup kutsal ayağınızın bastığı toprağı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve sermayesi sultanım, eğer bu ayrılığın ateşine yanmış ciğeri kebap, göğsü harap, gözü yaş dolu, gecesi gündüzünden ayırt edemeyen, özlem denizine düşmüş çaresiz, aşkınız ile divane, Ferhat ile Mecnun’dan beter tutkun kölenizi sorarsanız ne ki sultanımdan ayrıyım. Bülbül gibi ah ve feryadım dinmeyip ayrılığından (öyle) bir halim var ki Hak kafir olan kullarına dahi vermesin. Benim devletim, benim sultanım, ayrıca bir buçuk ay oldu ki sultanım tarafından bir haber belirmedi. Hak en çok bilenlerin bilenidir ki bu gidişle, rahat yüzü görmeyip gece sabaha dek, sabahtan geceye dek bidüziye ağlayıp kendi hayatımdan el yuyup, dünya gözüme dar olup, bilmem ne edip neyleyeceğim.

Zar eyleyip ağlayıp inleyerek gözüm kapıları gözlerken o eşi ve benzeri olmayan alemlerin Rabbi, aleme acıyan Allah, bütün aleme yardım edip, fetih haberini yetişti ve işitince Hak biliyor ki benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can bağışladı. Yüce Allah’a bin şükürler, o yüce kapısına varılıp şenlikler mutluluklar oldu. Bütün alem karanlıklar içinden çıkıp Hakkın esirgeyiciliğine daldılar Allah’a şükürler olsun, minnet o Hüda’ya. Daima benim sultanım, benim padişahım, dünya ve ahiret sultanı dayanağım, dünyaya baktığım iki gözümün ışığı, sermayesi, şahım sultanım, gazalar edip düşmanları toprak olup memleketler alıp yedi iklim zapptedesin. İnsan ve cin emrinize boyun eğip her bela ve kazadan Hak saklayıp kutsal kalbinden geçen her muradını kolay ede. Yardımcın olan Hızır İlyas arkanda olsun. Bütün emriler peygamberler üzerinizde hazır ve nazır ola. Bütün dünya mutlu gölgenizde hoşça yaşayıp mutlu ve gülen olalar.”
Facebook ile PaylaşTwitter ile Paylaş